29 Nisan 2016 Cuma

Gotik Edebiyat Üzerine


Selamlar, 
Uzun zamandır aklımda Gotik Edebiyat'a dair bir şeyler yazma arzusu vardı. Bir giriş yazısı yazıp ardından bu türde daha önce okuduğum eserleri yorumlarım, sonra yeni yeni eserler okurum, konuşuruz gibi düşünceler vardı.
Ancak bloga eskisi gibi vakit ayıramadığım için (yakında bu durum düzelecek) elbette fırsat olmadı. Tam bu sıralarda Büyülü Ayraç tek kelimeyle mükemmel bir yazı yazdı. Çevremde Gotik Edebiyat'ı çok seven ondan başka hiç kimse yok zaten. :) 

Yazısına bayıldım, hatta ben bu yazı dizisine başladığımda hiç giriş yazısı yazmayayım direkt onun yazısının linkini vereyim dedim. Kendisinin yazısını BURADAN okuyabilirsiniz. <3

Sonra dedim ki o çok güzel açıklamış, hiç teknik konulara girmeden en iyisi bendeki temelini, kendi hislerimi paylaşayım. Hem bana dair bir yazı da burada bulunsun. Hem de okuma yaptıkça bu yazıyı günceller altına okuduğum kitapların linklerini de koyarım dedim. :)

Gotik kelimesinin hayatıma ne zaman girdiğini hatırlamıyorum. Ama oldum olası gizemi, bilinmeyeni sevmişimdir. 



İlkokulda İngilizce öğretmenimiz sınıfa bir sürü minik İngilizce hikaye kitabıyla gelmişti. Herkes bir tane seçtiğinde geriye yalnızca iki tane hikaye kalmıştı. Biri kapağında devasa bir geminin köpüklü suları yardığı bir resim olan Titanic, diğeri ise kapağında eciş bücüş, yaratık gibi bir adamın olduğu Frankestein. 
Hangisini seçmişimdir dersiniz? 3:)
Elbette Frankestein'ı seçmiş ve çok eğlenerek bir ödev hazırlamıştım. :) 

Yani içimde bu yönde bir eğilim olduğu belliymiş. :p

Büyülü Ayraç'ın yazısında en çok hoşuma giden ifadelerden biri de korkuyu estetikleştirmek kısmı idi. Hiçbir zaman vampir ablam olduğunu hayal etmemiş olsam da normalde korkmam gereken bu ürkütücü yansımaların beni çağırması, içine çekmesi tam olarak bu ifadenin karşılığı olsa gerek. 

Bu tarzın çoğu yanını seviyorum, mimarideki, resimdeki, giyimdeki (popülerleşen kısmı olmasa da), müzikteki ama en çok da edebiyattaki yansımasını seviyorum. Yazı stilinde de çok başarılı olduğunu düşünüyorum. 


Gotik mimarisi olan bir yerde geçen bir öykü, gerçekten çirkin ve ürkütücü olmasına rağmen bir yandan da sevdiğim gargoyleler hoşuma gidiyor. Gotik mimariden tüm haşmetine ve ürperticiliğine rağmen hoşlanıyorum. Gargoyleler aslında su tahliyesi için konmuş heykelcikler de olsalar beni donuk gözlü melek heykelleri kadar çok korkutmuyorlar. :) Efsaneye göre gündüzleri taş heykeller olan, geceleri ise canlanan bu yaratıkları seviyorum.  Hikayelerde karşıma çıktıklarında ise bayılıyorum.
Okuduğum bir kitapta (hangisiydi acaba?) karakterimiz  gargoylelerin arasında bekleyip birini gözetlemişti. *_* Böyle ayrıntıları çok seviyorum.



Korseli kıyafetlere zaafım vardır ama en çok kapüşonlu pelerinleri seviyorum ve bir gün moda olacaklarına uzun yıllardır inanıyorum. :p 


Bu tarzdaki resimleri de çok severim. Aslında takip ettiğim birçok resim sanatçısı vardı. Sonra sevdiğim bir resmi Düşüş serisinin kapağında görünce çok şaşırmış, çok da mutlu olmuştum. O serinin kapaklarına hâlâ bayılırım. 

Saydığım bu şeylerden zevk alsam da benim en çok hoşuma giden kısmı elbette edebiyattaki yansıması. Kasvetli, hüzünlü bir müzik eşliğinde  (Büyülü Ayraç müthiş bir playlist paylaşmıştı.) okuduğum bir eser beni alıp bambaşka boyutlara götürüyor. Sanki günlük hayatın sıradanlığından sonra karanlık, ıssız bir evin kapısından giriyormuş ve beni neyin beklediğini bilmiyormuş gibi bir heyecan ve temkin hissediyorum. Gerçeklik hissinden uzaklaşmayı seviyorum. 



Kasvetli havaları, gizemli ortamları, puslu, yosun tutmuş ormanları, loş mahzenleri, metruk evleri, terk edilmiş şatoları, kuzgunları, karanlık, siyah tonu, ona tek zıt renk  olan  kanı, sessizliği, insanın tenini ürperten serin rüzgarı, adımların taş basamaklarda çıkardığı sesi, kapüşonlu pelerinleri oldum olası sevmişimdir. Okurken bunları duymak, hissetmek bu türde en çok sevdiğim şeylerden biri. 

Salt gotik bir kitap olmasa da okuduğum diğer kitaplarda bu tarz ayrıntılar ve bazı bölümlerde bu tarz bir hava bulmak bile beni mutlu etmeye yetiyor. 



Lafı çok uzatmadan eserlere geleyim. Blogu ilk açtığımda Can Yayınları'nın Gotik Edebiyat serisinden bahsetmiştim. ŞURADAN okuyabilirsiniz. 
Yorumlayacağım kitaplar bu setin içerdiklerinden de olacak farklı kitaplar da olacak. İlk yazım Otranto Şatosu üzerine olacak, neden olduğunu eminim tahmin ediyorsunuzdur. :)
Sıkı bir Anne Rice hayranı olarak onun kitaplarından da bolca bahsedeceğim. Bu kategoriye giren klasikleşmiş Dracula gibi kitaplar da olacak. Elimde Edgar Allan Poe'nun toplu eserleri kitabı var, çok güzel bir baskı. Oradan da hikaye hikaye yorumlamayı düşünüyorum. Yorumladığım eserlerin linklerini bu yazının sonuna ekleyeceğim. 

Biraz daldan dala, kişisel düşüncelerimden bahseden bir yazı oldu. :/ Sürç-ü lisan ettiysem affola. ^^
Sizler bu türe dair neler düşünüyorsunuz? :) 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

2 yorum:

Büyülü Ayraç dedi ki...

Tek kelimeyle bayıldım! Bu yazıyı uzun zamandır bekliyordum dün paylaşımını görür görmez otobüste açıp okudum fakat eve gidince yorum atmayı unutmuşum. :((( Büyülü Ayraç adınının geçtiği her yerde ünlü gibi hissettim ehihi utandım da biraz. *.* Nihayet senin elinden çıkma bir gotik - edebiyat yazısı okuduk <3 Harika bir yazı olmuş tatlı kıs. Kapüşonlu pelerinlerin geri dönmesini ben de çokk istiyorum bu arada. :D Anne Rice kitabımı arkadaşıma vermiştim, yazından sonra o kadar çok okuyasım geldi ki bitirme ödevi teslimimden sonra geri alacağım. :D Umarım çok uzatmamışımdır, iyi ki varsın, iyi ki yazıyorsun. Bu arada Kan ve Tuz internette ön siparişe girmiş, heyecan dorukta bekliyorum, sana da haber vermek istedim. :D

Benherneysemo dedi ki...

Buralak öksüz kaldı :( Kalleş Ayraç bana yazmadı dedim :( ama meğer Ünlü Ayraç'mış :D çok teşekkür ederim ^^ Umarım ödevini en kısa zamanda bitirirsin çok güzel olur, çok beğenilir. Sen de iyi ki varsın ^_^ Kan ve Tuz *_*